|
30 Nisan 2026 Perşembe
“Kremna’nın Sertliği, Sagalassos’un Zarafeti Arasında Bucak Seferi”
“Kremna’nın Sertliği, Sagalassos’un Zarafeti Arasında Bucak Seferi”
Doğadan kopmak özümüzden uzaklaşmak gibi geliyor. Çünkü doğallığımızı yitiriyoruz. Yapay ilişkiler, yapay ortamlar fark etmeden bizi tüketiyor. Doğayla iç içe olunca bu yapaylığı fazlasıyla hissediyoruz. İtiraf edelim… Doğaya dönünce de “biz bu kadar doğallığa hazır mıydık?” sorusu insanın aklını kurcalıyor :) Kaçkar Dağcılık Kulübü ve Patika Bucak Kulübü'nün işbirliğiyle Burdur'un Bucak ilçesini ve çevresini keşfe çıktığımız gezimizde bu doğallığı yaşamanın yan ısıra binlerce yıllık tarihi eserlerin ihtişamına tanıklık ettik. Gezimiz cuma gecesi başladı. İki araçla yola çıktık. O an hepimiz enerjik, motive ve “bu iş bizde” modundaydık. Sabahın erken saatinde Bucak girişinde Patika Bucak Kulübü Başkanı ve Dağcılık Federasyonu üyesi Adem Mutlucan bizi karşıladı. Kahvaltımızı Bucak Sanayi Sitesi içindeki bir lokantada yaptık. Çoğumuz yöresel tarhana çorbasını tercih ettik, çok lezizdi. Sonrasında doğrudan zirve tırmanışı yapacağımız Karadağ'ın yolunu tuttuk. Otobüsümüz patika yollardan geçemeyeceği için bizi bekleyen safari araçlarıyla yürüyüşün başlayacağı noktaya hareket ettik. Başlangıç noktasından zirveye kadar olan yükselti farkı 750 metreydi. Pırnal meşesi, erguvan, sedir, ladin, kızılçam, karaçam, servi, geyik elması, zakkum, ayı fındığı ağaçlarının arasından geçerek yürümeye başladık. Rehberimiz Adem bey, gördüğümüz bitkilerle ilgili bilgiler veriyordu. Başlangıçta her şey harikaydı. Kekik kokuları, çam ağaçları, doğa… Ta ki yokuş kendini hissettirene kadar! Bir süre sonra iç ses, “ben bunu neden yapıyorum?” demeye başladı. Arazi inişli çıkışlı olunca sorun yok. Ama sürekli çıkış… İşte orada insanın kaslarıyla ciddi bir toplantı başlıyor. O anlarda Adem beyin efsane motivasyon cümleleri devredeydi: “Az kaldı…” “400 metre sonra…” “Şu tepenin arkası…” "Zirvedeki muhteşem manzarayı mutlaka görmelisiniz..." Her seferinde inandık. Otobüste pek uyumadan yorgun gelmemizin de etkisi vardı elbette. Yoksa çok rahat çıkardık :) Zirveye yaklaşık 50 metre kala pilim bitmişti ki, Cennet hanımın teşvikiyle "ha gayret" deyip tırmanışa devam ettim. Adem bey haklıydı. Zirveyi görünce bütün yorgunluk uçup gitmişti. Neredeyse Antalya bile görünüyordu. Resmen uçurumdaydık. Aşağıda baraj gölü, karşıda sonsuzluk hissi… Zirvede yemek yedik, biraz kahramanlık pozları verdik ve inişe geçtik. İniş… Hiç bitmeyen iniş. Herkes aynı soruyu sormaya başladı: “Biz gerçekten burayı çıktık mı?” Sonunda Karacaören baraj gölüne gelmiştik. Orada bizi bekleyen tekne ile baraj gölünde gezintimiz başladı. Kanyonların arasından geçerken doğa bu kez daha nazikti... “Tamam sizi yordum ama alın biraz manzara” der gibiydi. Sığla (günnük) ağaçlarının zenginleştirdiği doğa ortamında yorgunluğumuzu kısa bir süreliğine unutmuştuk. Aksu ırmağı üzerinde kurulan barajdan elektrik üretimi dışında sulamada ve balık üretiminde yararlanılıyormuş. Dönüşte tekrar safari araçlarıyla otobüsümüzün yolunu tuttuk. Önceden siparişlerimizi verdiğimiz yemekler için Bucak merkezdeki lokantaya vardık. Çoğumuz yöresel bir lezzet olan "Burdur Şiş" tercih etti. Bu kadar yürüyüşten sonra zaten taş yesek güzel gelecekti ama bu gerçekten çok lezzetliydi. Otele vardığımızda sıcak duş sonrası “biraz dinleneyim” dedim… Sonrasını hatırlamıyorum. Resmen kapanış yapmışım. Ertesi gün kahvaltı sonrası yeni bir heyecan vardı... İlk durak Kremna Antik Kenti'ydi. Adı, eski Yunanca “uçurum” demekmiş. İsmi koyanlar hiç abartmamış. 1100–1200 metre yükseklikte, üç tarafı sarp kayalıklarla çevrili, adeta doğal bir kale... Sadece batıdan ulaşılabiliyor. “Gelin alın” değil, “gelirseniz konuşuruz” diyen bir şehir. Gezerken insan kendini "Yüzüklerin Efendisi" film setinde gibi hissediyor. Gerçekten atmosfer o kadar etkileyici. Tek fark, "Orklar, Elfler" yok, "biz" varız. Pisidialılar ve Solymoslar ile başlayan tarih; Lidya, Pers, Büyük İskender, Bergama ve Roma ile devam etmiş. Tarih burada süslenmemiş, olduğu gibi duruyor. Forum, bazilika, kütüphane, tiyatro... Gezerken değerli arkadaşım Süreyya Uşaklı’nın sözü aklıma geldi: “Yorgun ve yalnız Anadolu bir antik kentler cennetidir.” BUCAK BUCAK GEZDİK Kremna dönüşü Bucak merkezdeki pazar yerini gezmeden önce yörede üretilen salep ile nefis dondurmasını tattık. Ardından pazarda yöresel ürünlerden aldık. Tarhanası ve kendine özgü inciri meşhurmuş. Akdeniz Bölgesi’nin bu şirin ilçesi ile vedalaşma vakti gelmişti. Sırada Ağlasun ilçesi yakınlarındaki Sagalasos Antik Kenti vardi... Herkes çok methediyordu. Görmek için heyecanlanmıştık. Burası için söylenenler boşuna değilmiş. 1500–1700 metre yükseklikte, Toroslar’ın yamacında adeta bulutların üzerinde kurulmuş bir şehir... Ama biz girdikten biraz hava bozdu. Önce yağmur ardından doluya yakalandık. Antoninler Çeşmesi’ne vardığımızda tamamen ıslanmıştık. Sığınacak yer ararken hepimizin aklından aynı şey geçti ve kendimizi suçlayarak espriler yaptık... “Sagalasos Tanrıları bizi test ediyor.” Yine de keyifle gezmeye devam ettik. Çünkü buraya kadar gelmişiz, geri dönüş yok. Sırılsıklam olsak da görmemiz gereken yerlerin çoğunu gezdik; fotoğraflarımızı çekmeyi ihmal etmedik. Araçlara bindiğimizde hava açtı. Yani mesele hava değil, bizmişiz J Sagalassos’un ihtişamı gerçekten büyüleyiciydi. Ağlasun’a indiğimizde Sagalassos bütün heybetiyle tekrar yükselmişti. Doğa içinde doğallığımızı fark ederek, tarih algımızı ve dağarcığımızı genişleterek çok faydalı iki gün geçirdik. Kaçkar Dağcılık Kulübü ile yine harikulade bir etkinliği tamamlayarak İzmir'e vardık. Emeği geçen herkese sevgi, saygı ve teşekkürlerimizle...
Yükleniyor...
|