|
22 Eylül 2026 Salı
TANRI'YA DAVA AÇAN ADAM
TANRI'YA DAVA AÇAN ADAM Tanrı'ya dava açılabilir mi? Tanrı sorgulanabilir mi? İlk bakışta anlamsız gelen bir soru gibi duruyor değil mi? Ancak böyle ilginç bir dava var! “Tanrı her yerdeyse, Nebraska'da da vardır. Her şeyi biliyorsa, açılan davadan da haberdardır!” diyen bir Amerikan senatörü 2007 yılında Tanrı'yı mahkemeye veriyor. Suçlamalar arasında depremler, seller, kasırgalar, salgınlar, kıtlıklar ve savaşlar var. Mahkeme davayı reddediyor. Fakat gerekçe öyle sıradan değil... Çünkü Tanrı'ya hukuken tebligat yapılamıyordu! Amerika Birleşik Devletleri'nin Nebraska eyaletinde bir gün mahkeme kalemine oldukça sıra dışı bir dava dilekçesi bırakılıyor. Davacı: Ernie Chambers. Davalı: Tanrı. Dava tarihi: 14 Eylül 2007. Chambers, Nebraska'nın uzun yıllar görev yapan senatörlerinden biri. Hukuk eğitimi almış ancak baro sınavına girmemiş. Kendisini agnostik olarak tanımlıyor. Mahkemeden istediği şey son derece ciddi bir hukuk terimiyle ifade ediliyor... Permanent injunction. Yani Tanrı'nın belirli eylemleri gerçekleştirmesini yasaklayan kalıcı bir mahkeme emri. Chambers'ın suçlamaları ise insanlık tarihinin en büyük felaketlerini kapsıyor: Depremler... Seller... Kasırgalar... Hortumlar... Salgın hastalıklar... Kıtlıklar... Savaşlar... Doğum kusurları... Kısacası insanlığın yaşadığı daha nice felaketler... Chambers bunların insanlarda korku, ölüm ve yıkıma neden olduğunu ileri sürüyor. İlk bakışta absürt görünüyor. Ama Chambers'ın asıl amacı Tanrı'yı mahkum ettirmek değil. Hukukun kendisine ayna tutmak. Davanın en ironik bölümü burada başlıyor. Normal bir hukuk davasında davalıya tebligat yapılması gerekiyor. Tanrı'ya nasıl tebligat yapılacak? Chambers'ın cevabı hazır... Tanrı her yerde. Öyleyse Nebraska'da da. Üstelik Tanrı her şeyi biliyorsa, kendisine açılan davayı da biliyordur. Chambers bu nedenle mahkemenin Tanrı'nın varlığını “judicial notice” (resen dikkate alma) yoluyla kabul etmesini istiyor. Mantığı neredeyse matematiksel... Tanrı her yerdeyse burada da bulunur. Tanrı her şeyi biliyorsa davadan haberdardır. Davadan haberdarsa tebligata ihtiyacı yoktur. Fakat hukuk felsefesi ile hukuk usulü burada birbirinden ayrılıyor. Mahkemenin cevabı ise... “Hayır. Hukuki tebligat yine de yapılmalı.” Yargıç Douglas County District Judge Marlon Polk, davalının usulüne uygun şekilde tebliğ edilmesinin mümkün olmadığına karar veriyor ve davayı "Tanrı'nın adresi yok" diyerek reddediyor. Ama aslında sorun yalnızca adres değildi. Sorun, mahkemenin karşısında hukuken tebligat yapılabilecek bir davalının bulunmamasıydı. Böylece tarihin en tuhaf hukuk sorularından biri ortaya çıkıyor... “Her yerde olan bir güce mahkeme tebligatı nasıl yapılabilir?” Hikaye burada bitmiyor. Chambers geri adım atmıyor. Tam tersine mahkemenin kararındaki ironiyi kullanıyor... Mahkeme Tanrı'nın varlığını kabul ediyorsa, Tanrı'nın her şeyi bildiğini de kabul etmek zorundadır. O halde... Tanrı davadan haberdardır. Dolayısıyla Chambers'a göre tebligat sorunu da çözülmüştür. Ama mahkeme bu mantığı kabul etmiyor. Çünkü hukuk yalnızca mantıkla değil, usulle çalışıyor. İşte burada Chambers'ın asıl mesajı aslında şu... Mahkemelerin kapısı herkese açık olmalıdır. Zengin, yoksula, güçlüye, güçsüze, inananlara, inanmayanlara... Hatta teorik olarak Tanrı'ya bile. Chambers bu davayı, “temelsiz davaların” sınırlandırılması tartışmasına karşı bir siyasi-hukuki gösteri olarak kullanıyor. Ona göre dava açma hakkını fazla sınırlamak, vatandaşların mahkemeye erişimini de sınırlayabilirdi. Bu nedenle dava aslında Tanrı hakkında değildi. Hukukun kime karşı işleyebileceği hakkındaydı. Bu noktada Nebraska'daki hikaye Türkiye'ye kadar uzanıyor. Bir ülkede adliye binalarının bulunması, o ülkede hukuk devletinin bulunduğunu tek başına kanıtlamıyor. Mahkemeler olabilir. Kanunlar olabilir. Savcılar olabilir. Hakimler olabilir. Dosyalar olabilir. Fakat bütün bunlardan daha önemli bir şey vardır... HUKUKA GÜVEN. Vatandaş mahkemeye girdiğinde... “Benim karşımdaki kişi kim?” diye düşünmemeli. Çünkü hukuk devletinde önemli olan kişinin kimliği değil, hukuk karşısındaki konumudur. Devlet, bakan, milletvekili, bürokrat, iş insanı, gazeteci, öğretmen, emekli, sıradan vatandaş... Hepsi aynı hukuk düzeninin içinde olmalıdır. Hukukun üstünlüğünü anlamanın belki de en basit yolu şudur... Güçlü bir insan ile güçsüz bir insan aynı davaya girerse, hukuk ikisine de aynı mesafede durabiliyor mu? Eğer cevap “evet” ise hukuk vardır. Eğer cevap kişinin makamına, parasına, siyasi gücüne, çevresine veya toplumdaki konumuna göre değişiyorsa... İşte orada başka bir sorun başlıyor. Çünkü hukuk devleti yalnızca “dava açabilme hakkı” değildir. Aynı zamanda, adil yargılanma, savunma hakkı, mahkemelerin bağımsızlığı, makul sürede yargılanma, gerekçeli karar, etkili başvuru, kanun önünde eşitlik ve mahkeme kararlarının uygulanması demektir. Nebraska'daki hakim Tanrı'nın adresini bulamadı. Dava bu yüzden yürüyemedi. Belki de bu olayın en büyük ironisi burada saklı... Tanrı'nın mahkemeye gelmesi mümkün değildi. Ama hukuk sisteminin karşısına çıkması gereken dünyevi güçler var... Devlet, iktidar, para, makam, güç gibi. Hukuk devletinin görevi tam da burada başlıyor... Hiçbir dünyevi gücün kendisini Tanrı yerine koymasına izin vermemek. Çünkü Tanrı'nın adresi bilinmeyebilir. Ama adaletin adresi belli olmalıdır... MAHKEME. O mahkemenin kapısı da gerçekten herkese açık olmalıdır. Zengine de... Yoksula da... Güçlüye de... Güçsüze de... Çünkü hukuk devletinin en kısa tarifi belki de budur... “Hiç kimse hukukun üzerinde değildir.” Tanrı bile değilse mesele zaten Tanrı değildir Mesele, insanın karşısındaki gücün büyüklüğüne bakmadan adalet isteyebildiği bir ülke kurabilmektir. Yükleniyor...
|