|
01 Mart 2026 Pazar
Masumiyet Müzesi'nde Anlatılan Kemal'in Kendi Hikâyesi
Masumiyet Müzesi'nde Anlatılan Kemal'in Kendi Hikâyesi
Masumiyet Müzesi dizisini izlediğimde beklediğim türden bir hikâyeyle karşılaştığımı düşündüm (1. Bölümün 10. dakikasında karakterler hemen hemen kafamda oturmuştu): 2 kadın ve bir erkekten oluşan ilişki üçgeni, sınıf farklarının engel olduğu aşk, hüzün, kayıp. Dikkatli izlendiğinde aslında Kemal'in anlattığı aşk hikâyesi değil bu; bir adamın kendisiyle kurduğu ilişkinin, kendi yarasını sarmak için başkasını nasıl kullandığının hikâyesi. Füsun bu hikâyede âşık olunan değil, âşık olunduğu varsayılan biri. Aradaki fark küçük görünebilir ama aslında her şeyi değiştiriyor. Kemal'in Füsun'a duyduğunu söylediği şeyin gerçekten aşk olup olmadığını merak etmeye başladım diziyi izlerken. Sevgi, karşındakini olduğu gibi görmekle başlamaz mı? Onun kendi korkularını, hayallerini, hatta hatalarını tanımakla? Kemal'in gözünde Füsun'un böyle bir yeri yok. Füsun, Kemal için hep bir eksikliği dolduran, bir boşluğu kapatan biri olarak var. İlk birlikteliklerini anlatış biçimi bile bunu gösteriyor—bu bir buluşma değil, neredeyse bir zafer gibi anlatılıyor. Füsun orada bir özne olarak değil, Kemal'in ihtiyaçlarını karşılayan bir şey olarak duruyor. Ve bu sadece cinsel bir nesneleştirme de değil; duygusal, psikolojik bir nesneleştirme. Füsun, Kemal'in kaybettiği gençliğinin, sıkıcı Nişantaşı hayatından kaçışının ve en çok da 'tamamen sahip olma' duygusunun taşıyıcısı. Kemal'e baktığımda gördüğüm şey zavallılık aslında, çünkü hayatı boyunca kim olduğunu bilmemiş biri. Nişantaşı'nın o varlıklı, ama aynı zamanda tek düze dünyasında hep başkalarının beklentilerine göre şekillenmiş. Ne istediğini değil, ne yapması gerektiğini öğrenmiş. Psikolojide buna 'sahte benlik' deniyor—yani dışarıya gösterdiğin kişilikle iç dünyandaki gerçek benliğin arasında uçurum var. İşte Füsun, Kemal için bu uçurumu kapatma vaadi gibi bir şey. Onunla birlikteyken belki de ilk defa kendini gerçek hissediyor. Ama sorun şu: bu gerçeklik de aslında bir yanılsama. Çünkü Kemal gerçek Füsun'u görmüyor; kafasında yarattığı Füsun'u görüyor. Füsun’ un sadece güzelliğine, bacaklarına, göğüslerine yani nesnel varlığına vurgu yapıyor asla bir insan, bir kadın olarak onu o yapan meziyetlere, özelliklere bir vurgu yapmıyor. Sibel'le ilişkisi de bunun en acı örneklerinden biri. Sibel, toplumun onayladığı 'doğru' kadın: aynı sınıftan, eğitimli, güzel. Kemal onu bir yandan güvence olarak görüyor—çünkü Sibel'le evlenirse herkes mutlu olacak, ailesi rahat edecek. Diğer yandan da Sibel, Füsun takıntısını gizleyebileceği bir maske. Ne tam olarak Sibel'e bağlanabiliyor ne de onu bırakıp gidebiliyor. Her şeyi askıda tutuyor. Kemal hiçbir şekilde aksiyon alamıyor. Bu pasiflik, Kemal'in duygusal olarak ne kadar çocuk kaldığının göstergesi bence. Sorumluluk almaktan kaçıyor, risk almaktan korkuyor. Hayat ona 'ya Sibel'i seç ya Füsun'u' diyor, o ise 'ikisini de tutayım belki bir yolunu bulurum' modunda. Tabii ki bulamıyor. Ve sonunda Sibel de, Füsun da bu pasifliğin altında eziliyor. Nesneler ve Kontrol Yanılsaması Kemal'in Füsun'dan aldığı her şeyi biriktirmesi üzerine düşündüm. Tuzluktan sigara izmaritine, küpeden elbiseye kadar her şeyi saklamış. İlk başta romantik bir jest gibi görünebilir bu—sevdiğinin her anısını muhafaza etmek gibi. Ama biraz daha derine inince çok daha tedirgin edici bir şey görüyorsunuz. Bu bir takıntı, ve Kemal'in Füsun'u kontrol edememesine karşı geliştirdiği bir telafi mekanizması. Gerçek bir ilişki risklidir çünkü. Karşındaki insan seni üzebilir, hayal kırıklığına uğratabilir, hatta terk edebilir. Ama bir küpe ya da elbise öyle değil. Onlar asla terk etmez, asla yaşlanmaz, asla değişmez. Tamamen senin kontrolün altındadır. Kemal, Füsun'u bir insan olarak kontrol edemediği noktada—başkasıyla evlendiğinde, kendi hayatını kurmaya çalıştığında—onun eşyalarını kontrol ederek bu boşluğu kapatmaya çalışıyor. Her biriktirdiği nesne, kaybettiğini düşündüğü bir parçayı geri alma çabası. Müze de bu yüzden bir aşk anıtı değil aslında; kaybetme korkusuna ve hissedilen utanca karşı inşa edilmiş bir kale. Kemal, Füsun'a sahip olamadığı için ona ait her şeye sahip olmaya çalışıyor. Ve sonunda bir müze açıyor. Müze ne yapıyor? Zamanı durduruyor. Değişimi engelliyor. Hayat akıp gider, insanlar yaşlanır, ilişkiler dönüşür ama müzedeki eşyalar hep aynı kalır. Kemal'in müzesi, yaşamın akışına karşı kurduğu bir direnç noktası. Sağlıklı bir yas sürecinde insan kaybını kabullenir ve hayata devam eder. Kemal tam tersini yapıyor: kaybını kabullenmek yerine, onu nesnelerle daha da büyütüp bir müzeye hapsediyor. Geçmişi olduğu gibi kabullenmek yerine, onu yeniden inşa ediyor. Bu bir tür donmuş zaman. Müze sabit, donmuş ve Kemal'in mutlak egemenliği altında. Kemal için gerçek hayat, Füsun'la yaşadığı o kısa dönemde bitmiş zaten. Geri kalan her şey sadece o anı yaşatma çabası. Füsun'un Görünmeyen Trajedisi Diziyi izlerken fark ettiğim şey Füsun'un hikâyesinin hiç anlatılmaması oldu. Her şeyi güvenilmez bir anlatıcı olan Kemal'in gözünden görüyoruz ve bu Füsun'u adeta bir gölgeye dönüştürüyor. Ama sahneler arasına dikkat ederseniz, Füsun'un aslında kendi hayatını kurmaya çalıştığını görürsünüz. Ehliyet alıyor, oyuncu olmak istiyor, güzellik yarışmasına katılıyor. Bunların hepsi, Kemal'in ona biçtiği 'güzel nesne' rolünden çıkma çabaları. Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışıyor. Peki Kemal ne yapıyor? Füsun'un bu çabalarını destekleyeceğine, görmezden geliyor. Hatta bazen sabote bile ediyor gibi geliyor bana. Füsun'un oyuncu olamaması, Kemal için belki de bir rahatlama bile. Çünkü başarılı olsaydı, Kemal'in dünyasından daha da uzaklaşacaktı. Kemal'in onu 'ulaşılabilir' tutması gerekiyor. Füsun'un sonundaki ölümü—ya da belki intiharı—dizinin en tartışmalı noktası. Kaza gibi anlatılıyor ama ben izlediğimde hep 'acaba' dedim. Kemal'in gözünde bir insan olarak var olamayan Füsun, belki de varlığını ancak yokluğuyla kanıtlayabildi. Dizinin 1970'ler İstanbul'unda geçmesi de önemli. Kemal'in zenginliği, soyadı, statüsü, Füsun'un ailesinin hayatına rahatça müdahale etmesini sağlıyor. Sekiz yıl boyunca her akşam o eve gidip oturması, aslında sessiz bir baskı. Füsun'un ailesi ne diyebilir ki? Kemal zengin, sözü geçen biri. Onun tuhaf ziyaretlerine katlanmak zorunda kalıyorlar. Kemal, kendi melankolisini yaşayabilmek için bir aileyi neredeyse dekor olarak kullanıyor. Bu durum, onun sadece bireysel değil, sınıfsal bir kibirle de hareket ettiğini gösteriyor. Füsun'un evi onun için masumiyet bulduğu kutsal bir mekân; ama Füsun için belki de bir erkeğin bakışları altında ezildiği bir hapishane. Kemal'in hikâyeyi anlatış biçimi de çok şey söylüyor aslında. Kendi ağzından dinliyoruz her şeyi, ve bu bizi sürekli 'acaba doğru mu söylüyor?' diye düşünmeye itiyor. Kemal hikâyesini anlatırken kendi hatalarını romantikleştiriyor, bencilliğini büyük aşk diye sunuyor. Ve sonunda müzesiyle kendini bir 'aşk şehidi' olarak konumlandırıyor. Ama dikkatli izlediğinizde, bu anlatının aslında Kemal'in suçluluk duygusuyla baş etme yöntemi olduğu anlaşılıyor. Füsun'un ölümünde payı olan, Sibel'i yarı yolda bırakan bir adamın 'çok mutlu yaşadım' diyerek kendini aklaması, bence narsisistik bir savunma. Gerçeği olduğu gibi değil, kaldırabileceği şekilde anlatıyor. Müze de bu kurgulanmış gerçeğin somut hali. Masumiyet Müzesi sevgiyle saplantı arasındaki farkı gösteriyor: karşındakini gerçekten görmekle onu kendi ihtiyaçların için kullanmak arasındaki fark. Kemal'in hikâyesi bir kadını sevmenin değil, bir kadını ve ona dair her şeyi sahiplenerek zamanı durdurma arzusunun hikâyesi. Füsun ise, bir erkeğin kafasındaki 'masumiyet' sembolü olarak dondurulurken, kendi hayallerinin ve varlığının yok sayılması trajedisini yaşıyor. Müze, Kemal için bir zafer anıtı gibi görünse de, aslında yaşanamamış bir hayatın, alınmamış sorumlulukların ve nesneleşmiş bir aşkın mezarlığı; korku ve utancın hapishanesi. Kemal'in sonunda 'mutluyum' demesi gerçek bir huzur değil; hayatın karmaşasından kaçıp kendi yarattığı ölü hatıralar dünyasına sığınmanın verdiği sahte bir tatmin. Dizi bu yönüyle, bir erkeğin kafasındaki kadın imgesi uğruna gerçek kadını nasıl yok ettiğinin hikâyesi.
Not: Bu yazı yalnızca karakter analizine odaklanmaktadır. Dizinin anlatı yapısı, sinematografik tercihleri ve dramatik çözümleri ayrı bir değerlendirme gerektirir.
Yükleniyor...
|